AlsahBlog Reklâmları

AlsahBlog Reklâmları

2012R SENDEN ÇOK UZAKTA / Sebahattin Demiray

 

Esir düşmemek için bir Türk askerinin künyesi ve giysileriyle kendisininkileri değiştirmiş, gazisi olarak Türkiye'de gözünü açmış Dimitros
       
 
       

İlk romanı ‘Masalcı’yı 1999 yılında, otuzlu yaşlarının başlarında yazmıştı Sebahattin Demiray. Üç yıl sonra ‘Kayıp İsimler Sözlüğü’ (2002) ondan iki yıl sonra da ‘Ecel Sarayında Gece’ (2004) yayımlandı. İlk üç romanı da beğenilmiş, olumlu eleştiriler almıştı. Sıra olgunluk dönemi ürünlerine gelmişti. Ne var ki uzun bir suskunluk dönemine girdi Demiray. “Grafik sanatını yazarlığa tercih etti” diye düşünmeye başladığımız sırada dördüncü romanı ‘Senden Çok Uzakta’nın ilanını görmek hoş bir süpriz oldu 
İki roman arasında verilen sekiz yıllık ara –hele ki günümüz standartları düşünüldüğünde- gerçekten çok uzun bir süre. Süreyi iyi değerlendirmiş Demiray. Hacim olarak neredeyse önceki üç romanına eşit uzunlukaki ‘Senden Çok Uzakta’ hem yükte hem pahada ağır bir roman. 
Özgeçmişi kocaman bir sayfanın üzerinde iki satır bile tutmayacak Dimitros’un anlatıldığı zaman beş yüz altmış sekiz sayfayı dolduran hikâyesini okurken ‘keşke’lerle dolu, ıskalanmış, boşa geçmiş bir hayatın hüznüne eşlik edeceksiniz. 

Geçmişin telafisi mümkün mü? 
Evet, tam 568 sayfada anlatıyor özetlemesi hayli güç hikâyesini. Roman kahramanı ve hikâyenin anlatıcısı -1974 yılında birkaç ayını mecburen geçirdiği Balıkesir’in Savaştepe kasabasına, insan kemikleriyle dolu kocaman bir bavulla, tam otuz yedi yıl sonra yaşlı bir adam olarak geri dönen- Dimitros Angelos. Kemikler ise 1974 yılına Kıbrıs savaşı sırasında ölen er Deniz Yeniçerioğlu’na ait. Dimitros Angelos, İstanbulrumlarından. İstanbul’un Tarlabaşı semtindeki evlerini 6-7 Eylül olayları nedeniyle yedi yaşındayken ailesiyle birlikte terk etmek zorunda kalmış. Atina’da hukuk tahsil etmiş, avukat olmuş. Kıbrıs savaşı sırasında cephedeyken yaralanmış, esir düşmemek için yanında yatan bir Türk askerinin künyesi ve giysileriyle kendisininkileri değiştirmiş, bir savaş gazisi olarakTürkiye’de açmış gözünü. Ve bütün hayatının akışı işte o anda değişmiş; “Evet, yıllar sonra artık çok iyi biliyorum, şimdi bunu kendi kendime itiraf etmemin hiçbir faydası yok, fakat bu benim hayatımda yaptığım en büyük aptallıktı. Künyemi o cesedin boynuna asmak yerine kırıp, yamultup, parçalayıp yok etmediğim için çok ama çok pişmanım. Bu hatanın bana bir ömre mal olduğunu söylersem inanın ki abartmış olmam. Daha da kötüsü otuz sekiz yıl önce o Türk askeriyle sadece künyemi değil, hayatımı da değiş tokuş ettiğimin farkına kısa bir süre önce vardım.” 
Dimitros’u bu değiş tokuşa iten saf ve temiz kalbi. Ölen erin gözleri görmeyen babasını oğlunu ölmediğine inandırmak için kabul eder bir süreliğine Savaştepe kasabasında yaşamayı. Savaştepe’deki eve gelince başka bir süprizle karşılaşacaktır. Bu kez evin yaşlı ve bunamış ninesi Dimitros’u kayıp kardeşi ile karıştırır. Bir zamanlar Yörük Efe’nin gömdüğü hazinenin yerini bildiği sanılan yaşlı kadın belki de o yeri Dimitros’a fısıldayacaktır. Bütün ev halkı gibi Dimitros da inanır zengin olacaklarına… 
Oysa çok değil, kısa bir zaman sonra bütün umutlar boşa çıkacak ama Dimitros üç/beş ayını Savaştepe’de,Yunanistan’daki ailesinden ve nişanlısından uzakta geçirecekti. Onları yaşadığından heberdar etmek için yazdığı mektupların akıbeti ise meçhuldür… 
Savaştepe’den ayrılan Dimitros ülkesine dönecek parayı biriktirmek için İstanbul meyhanelerinde bulaşıkçılık yaparak geçinir. Tam bu sırada kader kapıyı bir daha çalar. Tarlabaşı’ndaki evini bulur Dimitros. Randevuevi olarak işletilen bu evde sakladığı oyuncaklarını almak bir takıntıya dönüşür. Duvarın içinde saklı oyuncakları ile birlikte bazı evraklar da geçer eline. Evrakları okuduğunda evlatlık olduğunu öğrenecek, bütün hayatının yalan olduğuna inanacak ve gelecek ile ilgili bütün planlarından vazgeçecektir. 
Son bölümde Atina’dadır Dimtros. Kaliopi’yi arar, ama bulduğunda yeni bir hayal kırıklığı daha yaşayacaktır. Yıllar ilerlerken Dimitros bir türlü sıyrılamaz kaderin onu sürüklemesinden. Bir süre sonra muğlak meseleler yavaş yavaş netleşir ama açığa çıkan hiçbir şey ferahlama yaratmaz. Tersine, boşuna geçirilmiş bir yaşamın hüznü kaplar içini, pişmanlığı. Kaybettiklerini geri getirecek belki de tek şey 37 yıl önceki hatayı telafi etmektir. Kendisi yerine gömülen Deniz’in kemiklerini mezarından çıkarıp Savaştepe’ye götürmeye karar verir… Başladığımız yere, Savaştepe’ye geldik. Peki ya defineye ne oldu dersiniz? 

Bir masal gibi 
1967 yılında Balıkesir’in Karakavak köyünde doğup ilkokulu Savaştepe’de okuyan Demiray, belli ki çocukluk hatıralarından, kasaba geyiklerinden beslemiş hikâyesini. Kasaba hayatı, insanları, 70’li yılların sol sağ çatışmasının kasaba hayatına yansıması çok canlı ve gerçekçi. Kasabanın günümüzdeki laik ve islamcı yarılmasının yarattığı görüntüsü de öyle. Ama bu gerçekçi atmosferi masal anlatır gibi anlatıyor. Ya da 70’li yılların küçük bir Ege kasabasında olup bitenler sanki çok uzak zamanlarda yaşanmış bir masal gibi çalınıyor kulağımıza. 
Yukarıda yaptığım özete fazla kulak asmayın. Romanın gövdesini oluşturan kader temalı hikâye önemsiz değil, ama Demiray bu hikâyeyi öylesine kişiler, olaylar ve duygular ve süprizlerle zenginleştirmi ki zaman zaman Dimitros’u ve hayatını bir kenara bırakıyor, bu yan hikâyelerin peşine takılıyorsunuz. Özellikle ilk böümde Savaştepe’ye gelip yanında getirdiği kemikleri gömmek için çırpınan yaşlı adamın başından geçenleri mizah, hüzün, gerilim ve merakla harmanlayan Demiray gücünü ironsinden alan mükemmel bir dil ve üslup tutturmuş. Öncelikle diyaloglar çok doğal ve gerçekçi. Kişilerin iç dünyasını diyaloglarla kolayca ortaya koymuş. Ama anlatı en parlak noktasına Dimitros’un iç monologlarını izlediğimiz anlarda çıkıyor. Kahramanın çelişkilerini, umut ve beklentilerini, korkularını, gözlemlerini, kısacası duygu ve düşünce dünyasını didikleyen bu monologlarda da mizah ve hüzün bir arada. Kırık bir kalbin en iyi ilacı zayıf bir hafızadır” sözünü dilinden düşürmediği halde hafızası hiç de zayıf değil kahramanımızın. Üstelik en mutsuz olduğu zamanlarda hatırlıyor mutlu olduğu zamanları. Bu, Dimitros’un acısını ve hikâyenin hüznünü katmerleştiriyor. 
Yan hikâyeler ve yardımcı karakterler gerçekten de çok çekici. Mesela evin küçük oğlu Enis ile horoz dövüşüne gittiği sahne, Enis’in babası hademe İsmet efendinin ‘Binbir Gece Masalları’nı okuya okuya kör oluşu, ninenin çok eski zamanlarla ilgili hatıraları, Konsolos Hilmi beyin Rus elçisinin kızına duyduğu aşk, 6-7 Eylül olayları, ve bunlar gibi daha pek çok hikâyecik… Hepsi de hem hüzün hem tebessüm katmış romana. Ama hiçbirisinin Dimitros’un hikâyesinin önüne geçmesine izin vermiyor Demiray. Bu iyi niyetli, saf ve duyarlı adamın çocukluğundan gençliğine, gençliğinden yaşlılığına uzanan hayatını ve her müdahale etme anında daha da karmaşık hale gelen, kendisini önüne katıp sürükleyen kaderini baştan sona merakla okutuyor. Tıpkı ‘Binbir Gece Masalları’ndaki gibi, sonunu baştan bildiğimiz halde, ‘dur bakalım sonra ne olacak’ beklentisini hiç yitirmeyeceksiniz. 
Sebahattin Demiray önceki üç romanında da geçmişle günümüz arasında gidip gelen, mizahla hüzünün birbirine geçtiği masalsı hikâyeler anlatırken benzer bir dil kullanmıştı. Ancak ‘Senden Çok Uzakta’da dilini, üslubunu ve kurgusunu çok daha geliştirmiş bir yazar ve roman tadı veren bir roman var karşımızda. 

SENDEN ÇOK UZAKTA 
Sebahattin Demiray 
Epsilon Yayınevi 
2012, 568 sayfa, 25 TL.

AlsahBlog Reklâmları
Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !