AlsahBlog Reklâmları

AlsahBlog Reklâmları

Kısa Devre / Faruk Ulay'ın 2. Romanı: 'Bırakmak'

 

Faruk Ulay 'Bırakmak'ta, hayatla bağ kurmakta zorlanan, zamanla bağı kopmuş, kısacası 'kısa devre' yapmış bir adamın iç dünyasını gerçeküstü bir atmosfer kurarak anlatıyor

Faruk Ulay uzun bir aradan sonra yazdığı ikinci romanı ‘Bırakmak’ta, kendisiyle, çevresindeki insanlarla, eşyalarla, evlerle, aslında hayatla bağ kurmakta zorlanan, zamanla bağı kopmuş, kısacası ‘kısa devre’ yapmış bir adamın iç dünyasını gerçeküstü bir atmosfer kurarak anlatıyor... Romanın ilk cümleleriyle –adını öğrenemeyeceğimiz roman kahramanının ya da anlatıcının- iç dünyası aralanıyor: “Bir süredir kendime gelmem zaman alıyor. Yataktan çıkmaya üşeniyorum. Kalktığımda da odadan çıkmayı geciktiriyorum. Oturma odası, mutfak, banyo. Çok gerektiğinde uğradığım odalar. (...) Dışarıyı dışarıda tutabilmek için sürekli kapalı duran, kalın camlı, demir parmaklıklı bir kapı. O kapıyı pek seyrek açıyorum. Uzun süredir. Dışarısı beni çekmiyor.” 
Anlatıcının içinde bulunduğu durum tembellik durumu, devinimsizlik durumu; devinimsizlik nedeniyle tembel, tembelliği nedenyle de devinimsiz. Devinimsiz ve tembel, çünkü dışarıya adım attığında her şeyi olduğu gibi, eski halleriyle öylece kalmış bulacağını biliyor. Oysa başkaları her şeyi etkileyen, her cana dokunan, korku uyandıracak denli azılı, yaşamı altüst eden bir değişimden söz etmekte, herkes dışarıda. herkesin adımları ürkek, bakışları korkulu. 
Herkes derken kast edilen; “Uzak durmayı yeğlediğim yakın komşular, sokakta selamlaşıp ayaküstü sohbet ettiğim ama adlarını aklımda tutamadığım semt sakinleri, apartmanların zemin katlarına bayraklarını çekmiş esnaf takımı, kendini esnaftan saymayan kırtasiyeci, görmesem de olacak arkadaşlar, ancak rastlaştığımızda özlemiş olduğumu anladığım birkaç dost; neredeyse herkes.” 
Anlatıcının ‘herkes’in arasına karışması giderek zorlaşmış, yalnızlığını paylaşacak yakınlarını -annesini, babasını ve büyükbabasını- kaybetmiş, karısından ayrılmış; kısacası sonuç olarak koskoca dünyada ve kocaman bir evde tek başına kalmış. Ama eve kapanmak bazı duygularınının tersine işlemesine, birbirlerini ters yönde etkilemelerine yol açıyor. Anlatıcı ile birlikte düşlerle gerçeklerin, hayallerle sanrıların birbirine karıştığı, zamanların iç içe geçtiği –sanki tekinsiz- bir dünyaya adım atıyor, olup bitenleri onun biraz şaşkın, biraz ürkek, ama her zaman çatışmalı bakış açısından izliyoruz. Sisler arasından belleğin oyunlarıyla malul bir hikâye yavaş yavaş aydınlanıyor. 
Ve nihayet bir gün, alnına değen geçn bir kadın eliyle uyandığı ve hiayesini anlatmaya başladığı gün, sokağa doğru bir adım atıyor; unuttuğu dünyaya… 
Çocukluğunu büyükbabası, anne ve babasıyla eski bir mahallede, eski bir taş evde geçirmiş anlatıcı. Delikanlılığında mimar olmak için yurtdışına gitmiş ama mimarlığın ona göre olmadığını anlamış hemen. Eski yüzlü yapılar arasında dolaşırken kimselerin uğramadığı kitapçılar keşfetmiş, bazı kitapların neden eskimeden durduğuna kafa yormaya başlayınca önce onları okumaya başlamış, çok eskilerde yazılıp da yeni kalmış ne varsa toplayıp dönmş evine. Tuhaf da bir yayıncı bulunca kendine, on yıldır bu kitapları çevirerek sağlamış gelirini. Aslında eski taş evin yerine yapılan çok katlı apartmandan kendisine miras kalan daireler sayesinde geçim sıkıntısı da yok anlatıcının. Başta söylediğim gibi, asıl sıkıntı yalnızlıkta. Ailesinden yaşayan kimsesi yok. Karısından da ayrılmış. Sıkıntısını yitirdiklerinin hayalleriyle konuşarak gideriyor. En çok da büyükbabasıyla. Büyükbabasıyla birlikte ilkgençliği, geçmişi, anılarla doldurulması olanaksız başka boşluklar ve yanıtsız bırakılmış sorular da çıkagelecek, tanımadığı insanlar ve mekanlarla anlam veremediği olaylarla karşılaşacak, çember uyandığı evde kapanacaktır... 
Metnin dört bir yanına saçılmış parçaları bir araya getirerek romanı özetlemeye, daha doğrusu hikaye hakkında bir fikir vermeye çalıştım. Eksikler varsa da bunun bir Faruk Ulay metni için ehemmiyeti yok. Çünkü Ulay hikâye anlatmaktan bilhassa uzak duran –adeta imtina eden- bir yazar. Göze gelen, hatta sayfalar ilerledikçe merak uyandıran hikâyesiyle ‘Bırakmak’, bu anlamda, yazarın kariyerinde bir ilki temsil ediyor. 

Vasatlığın dünyasında yapayalnız 
Ne anlatacağından önce nasıl anlatacağını mesele eden Ulay’ın gerek öykü ve deneme kitaplarında gerek ‘İti’ adlı romanında yazınsal arayışları dikkat çekicidir. Okuyucu zorlayan metinlerdir bunlar, dahası okuyucuyu alşkanlıklarını bir kena bırakmaya, metni tamamlamaya, kopuklukları birleştirmeye, sorular sormaya davet eden metinler. Böyle bir bakış açısıyla -’Modus Operandi’ kitabında- Socrates’ten yapılan alıntı yerini çok yi buluyor; “Okumak güçtür; alışkanlıklara karşı durmayı gerektirir. Dibi görünmeyen bir kuyuya düşmek yükseklikten ürkenlerin işidir gerçekte. Okuyan bu gerçeğin ayırdında oldukça yencecik bir tüy gibi süzülür kuyudan içeriye. Giz ya da düz, yazının görselliğini kırabilen okuduğunu anlar. Anladığı algıladığıdır ki gerçeğin anlaşılamazlığıdır. Sözcükler yazıldıklarında gerçek olmaktan çıkarlar. O yüzden yazılar çok anlamlıdır. Yazan ve okuyan anlamda anlaşamadıkça yazılan okunsa da anlam yok kalacaktır.” 
‘Bırakmak’ romanının anlamlarında anlaşmak da o kadar kolay değil. Mesela romanı bizim tarih ve coğrafyamızla ilişkilendirmek mümkün ama bu kolaycılığa kaçmak olur. Hikayenin zaman ve mekanını hatta şahıs ve yer adlarını belirsizleştiren Ulay, böylelikle insana ve toplumlara dair genelgeçer bir şeyler söylüyor. Vasatlığın hakimiyetindeki toplumlarda siyasi değişimlerin bireysel hayatlarda bir değişime karşlık gelmediğinin farkındalığıyla karamsar bir bakışı var Ulay’ın. ‘Bırakmak’ta üzerinde durulacak pek çok tema ve göndermeye rastlıyoruz. Öncelikle zamanla ilgili bir roman bu; zamanla birlikte hatırlamayla, hatırmayla birlikte geçmişe duylan özlemle ya da bugünden duyulan korkularla ilgili. Anlatıcının düşünceleri bu durumu açıkça sergiliyor; “anımsadıkça belleğim daha da aydınlanıyor. Anımsadıklarım keyfimi kaçırıyor. Belleğimin gözü görmek istemediklerimi de gösteriyor. Özellikle gençliğimden kalma imgeler yüreğimi burkuyor.” Hafızası bozulmuş roman kahramanı hayata müdahil olma iradesini de yitiriyor. 
Edebiyatta bu tarz kahramanlara sıklıkla rastlamak mümkün. Özellikle de 20.yüzyılın ilk yarısında siyasi, ekonomik ve toplumsal baskılarla çevrili bireyin sıkıntıları Joyce’un, Musil’in, Kafka’nın, Walser’in ve daha bir çok yazarın roman kişileri üzerinden görünürlk kazanmıştı. Mesela Melville’in Bartleby’i iradi bir tercihle, boyun eğmemek adına yapmıyordu. Kafka’nın K.’sı yapmaya çalışmış ama bir türlü kendini kabul ettirememişti. Bazı roman kahramanları ise yapmak istiyor ama yapamayacağı korkusuyla vaz geçiyor, sinik bir kimliğe bürünüyorlardı. ‘Bırakmak’ romanının kahramanı ise biraz daha farklı. Hayattan elini ayağını çekmiş, vazgeçmiş, kendisine anılardan bir dünya yaratmış. Ama o da diğerleri gibi insana yabancılaşmış, boğuntu veren bir dünyanın insanı. 
‘Bırakmak’ gerçekle geçeküstü arasındaki salınım, şiire yakşan yalın ve çağrışımsal bir dil, göze sokulmayan simgeler ve göndermelerle gerçekten de bütünüyle kendine özgü bir roman. Tıpkı roman kahramanının çevirdiği eki metinler gibi; “Benim gibi insanların yazdığı kitaplar bunlar. Önemsiz bulunmuş, unutulmuşlar. Bir şey anlatmıyorlar, konuları belirsiz, başları, sonları yok, inceleme olarak nitelenemeyecek denli yüzeysel, düşünsel olamayacak denli naif metinlerden oluşmuş, hemen hepsi yüzüncü sayfaya gelmeden noktalanmış kitaplar. Ama büyüleyici bir yanları var.” 

BIRAKMAK 
Faruk Ulay 
Notos Kitap 
2012, 162 sayfa, 14 TL.

AlsahBlog Reklâmları
Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !